Bu Blogda Ara

11 Kasım 2013 Pazartesi

FUSHIMI INARI SHRINE'DA ÖDEV KONUSU OLMAK



9 gün puuufff  diye geçivermiş, yarın Japonya'dan ayrılıyoruz :(

Zaman az görülecek yerler çok diye ah vah ederken bugün sabahki bambu ormanı ziyaretimizden sonra ikiye ayrılmaya karar verdik.  Ben Fushiimi Inari Shrine'ı görmeden gitmem de gitmem diye tutturduğum için atladım trene 10 dakika sonra oradaydım. Hani hep resimlerini görürsünüz iç geçirirsiniz ve oraya mutlaka gitmek istersiniz ya. Burası da benim için aynen böyle bir yerdi. 

Peki "Ah orda olsam" diye iç geçirip gittiğinizde hayal kırıklığı yaşadığınız yerler olur mu? Benim olur, nadir de olsa. Bugün bu duyguyu yaşamadığım ve hatta iyi ki kaçırmamışım dediğim bir yer oldu Fushimi Inari Shrine. İnsanı etkileyen bir yanı var ardı arkası kesilmeden tepedeki tapınağa kadar ilerleyen kapıların. Fotoğraflar açıklamaya yardımcı olur diye umuyorum. Bakalım fotolarda beni bulabilecek misiniz;)




Paylaşmak istediğim şey şu: buradaki her bir kapı, bir kurum veya kişi tarafından bağışlanmış. Her bir kapının arkasında kim tarafından ne zaman bağışlandığı yazılı. Fotoğraflar bir taraftan bakıldığında sadece turuncu rengi, aksi taraftan bakıldığında ise turuncu üzerine siyahla yazılmış isimleri görebiliyorsunuz. Söylentiye göre küçük boyda bir kapının maliyeti minimum 400.000 Jyen'den (yaklaşık 8.200 TL) başlayıp 1.000.000 Jyen'e (yaklaşık 20.500 TL) kadar çıkıyormuş.



Gelelim burdaki hikayeme, elimde fotoğraf makinası olarak kullandığım telefonum, sırtımda çantam istasyondan çıktım. Tapınağın ana girişi hemen istasyon çıkışında göründü. Trenden hayli bir kalabalık indiği için uygun bir poz yakalayarak fotoğraf çekmeye çalışanların arasına katılmıştım ki yanıma iki çocuk geldi. Hemen sordular vaktiniz var mı diye ve isimlerini söyleyerek kendilerini tanıttılar. Ben de avrupa usülü ellerini sıkarak tanıttım kendimi nedense. Başladılar bana nerden geldiğimi, ilk defa mı geliyorum falan sorular sormaya. Bir yandan soruları cevaplıyorum ama bir yandan da ben soru soruyorum: öğrenci misiniz, siz nereden geldiniz, dua etmeye mi geldiniz gezmeye mi falan derken; neredeyse onlardan çok ben konuşmaya başlayacağım. Durumu fakredip sustuğumda baktım bir tanesi telefonuyla videoya alıyor küçük ropörtajımızı.


Girizgah soru cevaplardan sonra bana "manga"yı bilip bilmediğimi sordular. Hiç fikrim dahi olmadığını anladıklarında da bunun bir animasyon olduğunu ve Japon kültüründe önemli bir yeri olduğunu ve öğrenmek istersem bununla ilgili kitaplar alabileceğimi soylediler. Ellerinde bir kağıt parçası kah oradan bakıp konusuyor kah ingilicesi aklına gelmeyince arkadaşına soruyor falan devam ettik böylece bir 10 dakika. Beklediğim açıklama en sonunda geldi: bir ödev yapıyorlarmış ve videoyu da öğretmenlerine göstereceklermiş meğer. İngilizce olarak hazırlanmış o kağıdın altında da benim isim ve imza kısmını dolduracağım küçük kutucuklar var. Gerekli formaliteleri tamamladık birbirmize teşekkür ettik ve ayrılmadan önce beraber fotoğraf çektirdik. Küçük dostlarım bana bir de hediye sundular: origami ile yapılmş "Japanese Dragon". Çok mutlu oldum. Bugün kendime aldığım kimono dahi yanında sönük kaldı bu hediyenin ;)



NOT 1:  Manga neymiş diye bakınca gördüm ki Japonya'dan çıkıp dünyanın birçok yerinde hayranları olan bir animasyon/karikatür. Her Japonun mutlaka takılıp okuduğu bir dönem oluyormuş. Tevekkeli değil metroda otobüste elinde çizgi roman tarzı birşey okuyan çok kişi dikkatimi çekmişti. İkinci dünya savaşından sonra ortaya çıkmış ve hayranları büyük bir yayıncılık endüstrisine taşımışlar olayı. Benden bu kadar. Detaylar google'da.

NOT 2 :  Inari'ye nasıl gidilir. Kyoto merkez tren istasyonunan Nara hattındaki trenlere biniliyor. Ancak  Inari'de durmadığı için ekspres veya hızlı olan trenlere değil lokal trene binmek gerekiyor.



NOT 3 : Diğer Keten Helva Hiroşima'yı gezdi.  Bir gün yazacaktır elbet ;)


10 Kasım 2013 Pazar

HEDEFİMİZ OSMANLI'DAN ÇALINTI ;)

Kyoto güne yağmurla başladı ve hava soğuktu.

Trenle 2 saat uzaktıktaki Kanazawa'ya giderek, Japonya'nın en güzel bahçelerinden biri olan Kenroku-en'i ziyaret etmeye karar verdik. Yağmur ve soğuk ısrarcıydı en az bizim kadar. Biz nasıl pes etmediysek bahçeyi ve kaleyi gezdiysek, o da yağmaya kararlıydı, bütün gün durmadı.

Yarın son günümüz. Osmanlı'dan çalıntı hedef burda devreye giriyor: artık sıcak denizlere inmek istiyoruz:)

Kyoto izlenimlerimizi ve fotoları umuyorum sıcaklardan bildireceğiz.



İLK GEYŞA ERKEKTİ


Evet yazılan çizilenlere bakılırsa ilk geyşa erkekti.
"Taikomochi" adı verilen erkek geyşalar 13. yüzyılda feodal derebeylerini eğlendirmek üzere ortaya çıkmış. Daha çok dans gösterileri yaparlarmış ve sonraları hikayanlatımcılığı konusunda da ustalaşmışlar.  Özellikle espri yeteneklerden ve güzel sohbet ettiklerinden bahsediliyor.
17. Yüzyılda kadınlar bu işi erkeklerden devralmaya başlamışlar. Kadın geyşaların, aslında fahişelerin dans etmek şarkı söylemek gibi yeteneklerini de ortaya koyarak seksten daha fazla eğlence sunmalarıyla ortaya çıktığı söyleniyor.
Bir başka kaynağa göre ise Tokyo başkentliği Kyoto'dan devralınca derebeyleri, shogunlar, tacirler iki şehir arasında mekik dokumaya başlamış. Uzun süreli seyahatler oluşunca, bu ziyaretçilerin Kyoto'da vakit geçireceği çayevleri (teahouse) çoğalmaya başlamış. Ve ilginçtir ilk kadın geyşaların bu çayevlerinin sahiplerinin kız çocukları olduğu söyleniyor. Bir taşla birkaç kuş meselesi...
Hangi söylenti doğru, bilmek mümkün değil gibi, farklı kaynaklardan farklı bilgiler akıyor.  Ancak hangi zamanda, nerede olursa olsun geyşalığın amacının bir agızdan söylendiği şekli şu : müşterilerin eğlendirilmesi. Geyşa, müşterisine hem içki servisi yapıyor hem de dans ediyor şarkı söylüyor; çeşitli oyunlar oynatarak ve sohbet ederek hoş vakit geçirmesini sağlıyor.

Kelime anlamı "sanat insanı" imiş. Ve aslında bir genç kızın geyşalık mertebesine ulaşmasının onurlu olduğu dahi savunuluyor. Bu yüzden her ne kadar fahişlikten evrimleşen bir meslek olduğu söylentileri de olsa geyşaların aslında fahişe olmadıkları, ilişkiye girmedikleri, hatta bir ilişkisi olan geyşanın işini bırakması beklendiği söyleniyor.

Uzun bir çıraklık (maiko) eğitiminden sonra mesleğe adım atabiliyorlar. Makyaj ve kimono giymek için harcadıkları vakit 2 saati buluyor. Ne diyelim cidden zor zenaat. Vakti zamanında Japonya'da 80.000 geyşa bulunuyorken, şimdilerde ise çoğunluk Kyoto'da olmak üzere sadece 2.000 civarında geyşa mevcut.

Biz de Japonya'daki en meşhurlarından olan Gion District'te (Kyoto) gezindik. Orada geyşa göremedik açıkçası. Şans bize Kiyomizudera tapınağı (temple) civarlarında güldü. Turist değil miyiz, bembeyaz yüz makyajları, ipek kimonolarıyla gezinen geyşalarla foto da çektirdik elbette ;)
  

Bir geyşa yemeğine katılmak ve asıl seremoniyi izlemek nasip olmadı ama Gion Corner'da gerçek bir Maiko'dan (çırak geyşa) bir dans şovu izledik. Size de iyi seyirler...
http://youtu.be/mIiHLn9jx4

Bir yazıda okuduğum sözlerle bitiriyorum : 
"Geyşalığı gizemi herhalde insanın hayalgücüne fazla birşeyler bırakması olmalı. Günümüzün modern kadını giyinikken dahi gittikçe daha çıplak olmaya çalışırken asıl gizemi kaybettiriyor olabilir mi?"