Bu Blogda Ara

9 Temmuz 2014 Çarşamba

ŞALSIZ ÇIKMAM ABİ

Bugün Ankara'dan İstanbul'a dönüyorum. Otobüsle ... Yaz sıcağında klimalar sonsuz çalışıyor. Benim hassasiyetim var klima soğuğuna karşı, hemen sesim kısılıyor, öksürmeye filan başlıyorum. Tamam ekstra sıcakları ben de sevmiyorum ama aşırı klima püfürtüsü bende allerjik reaksiyona sebep oluyor... Bünye bu, laf dinlemiyor !

Aklıma ilk gelen şey asya'da geçirdiğim 5,5 ay, ve bu süre içinde klimalarla ilgili ne çok anımın olduğu. Nedense asya'da klimalar buzzz derecesine çalışıtırılıyor, gece gündüz... Evet iklim çok sıcak ve nemli olduğu için normal diyeceksiniz ama bunun bir ayarı olmaz mı? Gördük ki olmuyormuş . Aşırı nemli 35-40 derece sıcaklıktan bidenbire klimalar tarafından kurutulmuş 18-20 derece'ye giriş yapmanız, ne bileyim su içmek filan kadar olağan. Hatta bir alışveriş merkezine ya bir taksiye ya da bir otobüse binmişseniz bu değişimi yaşamanız salise meselesi :)

Örneğin gece otobüslerinde diğer çoğu avrupalı soğuk memleketlerden gelmiş turistlerle beraber klimayı kapattırma çabalarımızın nasıl sonuçsuz kaldığını, yanında kapşonlu bir üst varolan herkesin otobüste kapşonuyla uyuduğunu, ola ki yanında şal benzeri bir şey varsa ağız burun kafa heryeri örtecek şekilde örtündüğümüzü hatırladım... Ve yüzüme akşama kadar sürecek bir gülümseme yayıldı birden...

Tependeki havalandırma deliklerini bilimum kağıt, peçete vb ile örtmeye çalışmak, peçetenin aşırı hava akımının etkisiyle uçup kurtulması, ardından başka bir malzeme veya daha büyük bir parça ile tekrar denemeler... Yanında bant taşıyıp o delikleri bantlayanına bile rastladım, tecrübe işte!

Oldu ya bir ara uyandınız bu otobüslerden birinde, günün herhangi bir saati, önünüze arkanıza şöyle bir bakın... Mutlaka deliklere birşeyler tıkamaya çalışan, ya da yüzünü gözünü örtmeye çalışan birini göreceksiniz, %99,5 ihtimal ;)

Benden söylemesi; şalsız, kapşonsuz çıkmam abi.


22 Ocak 2014 Çarşamba

ÜÇ AYI DOLDURMAYA GÜNLER KALA...


Bugün kaldığımız otelde Amerikalı bir gezgin sordu; kaç aydır seyahat ediyorsunuz diye?Cevap: yaklaşık üç aydı:)

Evet ya, üç aydır yollardaydık ve sıkılmadık hala... Nasıl sıkılabilirdik ki; gezmekten, öğrenmekten, yeni insanlar tanımaktan...

Dubai de bir çölün, Şeyh Raşid El Maktum tarafından nasıl dünyanın en önemli turizm merkezlerinden birine getirildiğine şahit olduk. Dünyanın en yüksek binasına çıkıp, ultra lüx alışveriş merkezlerini gezip, Armani Cafe'yi dolduran beyaz uzun elbiseli araplar gördük. Çığlık çığlığa bağırarak su parkında çocuklar gibi eğlenip, çöllerinde safari yaptık. Bizi ağırlayan, Macit, Elif ve oğulları ile vakit geçirip yeni dostlar kattık hayatımıza.

Japonya'da dünyanın en naif, en misafirperver insanlarını tanıyıp, aradığımız yere kadar bize eşlik eden insanlarına hayran kaldık. Mermi trenleri ile çok uzaktaki şehirleri gezme fırsatı bulurken,15 dk'da şehir değiştirmenin şaşkınlığını yaşadık:) Tapınakları, bahçeleri, geyşaları ile bizi geçmişe götürürken, koşarak  büyük şehirlerinde gezdiğimiz Japonya'da pişmiş yemek ararken kaç kere helak olduk:) ama sonuçta sushi'nin de tam bir bağımlısı olarak ayrıldık Japonya'dan.

Vietnam; gitmeyi en çok istedimiz gizemli ülke. Kuzeyinde, Hanoi'den başlayıp Kamboçya sınırın kadar ülkeyi 2 haftada gezme şansına eriştik. Halong Bay'da hayatımızın en keyifli akşam yemeklerinden birini, dünyanın heryerinden gelmiş yeni arkadaşlarımızla yedik.Yakın geçmişinde Amerika ile yaptığı savaşın izlerini taşırken, keyfine düşkün toplumunu keyifle takip ettik. Doğası, meyveleri ve Mekong Delta üzerindeki yaşam stili bizi çok etkilerken, bir coconuttan çıkan grup fotosu ile dostlarımıza yeni dostlar kattık USA ve Avusturalya'dan. Antohony'nin Türkiye'den geldiğimizi öğrenince Atatürk'ü anlatması ile gözlerimiz doldu.

Ah Kamboçya, ruhumuzda derin yaralar açan ülke... Tuol Sleng Savaş Müzesi ve Ölüm Tarlaları, Khmer Rouge rejiminin bir ülkenin kaderini nasıl değiştirdiğinin izlerini gösterdi bize, 2 milyondan fazla insanı öldürmelerini, anlamsız bir sebepten halkı çaresizliğin içine sokmalarını anlayabilmek için kaç defa mantık sınırlarımızı zorladık:( Aynı ülkenin yüzyıllar öncesinde büyük ihtişam ile yapılmış Angkor Tapınakları arasında dolandık durduk 3 gün boyunca... Güneşi batırdık&doğurduk kırk milletten gelen insanlarla...

Tayland'ı araştırıp okurken, gidip gezenlerden sanki evimdeymişim gibi yazılarını okumuştuk. Biz de aynı şeyi söyleyebiliriz şimdi:) İlk durağımız Bangkok, kaldığımız yer Khosan Road, ne muhteşem enerjisi olan bir yer, caddedeki sokak yemek satıcıları,tezgah ve dükkanlardan taşan renkli kıyafet,süs eşyaları,masaj diye sizi çağıranlar, heryerinden müzik, kahkahaların geldiği cadde:) ve Singha. Herkesi etkisi altına alan Khosan Road orası.

Ve her seferinde farklı bir yere geldiğinizi hissetttiren Tayland adaları.

Koh Samui de ateş şovlarını seyredip, mehteşem thai yemekleri yedik. Thai kızlarının dans edip arkadaşlık ettikleri, bizim "açık hava pavyonları" adını taktığımız barlarında biz de eğlendik.

Koh Phangan; Asya'nın en büyük plaj partilerine ev sahipiği yapan, partileri ile ün salmış, bütün dünyanın fullmoon party ve yılbaşı partisi için akın ettiği ada. Gündüz normal bir plaj olan Sunrise Beach'in  günbatımı ile suların da çekilmesi ile devasal bir alana dönüşmesini; her yerde satılan "same same but different" yazılı thişörtlerini şimdi anladık diyerek biz de eğlendik. Ateşten iplerden atlayıp,elimizde bucketlar ile turladık her ülkeden gelen insanlarla. Enerjisi içinize işlerken, bir daha ne zaman gelirimi daha ayrılmadan düşündüren ada...

Koh Tao; tropikal balıklar kıyıdan başlıyor sizi karşılamaya, ne muhteşem bir duygu:) Biraz ileride de mercanlar. Deniz bize bir cümbüş sundu ki, aaa deyip deyip onları yaklamaya çalışacak kadar kaptırdık kendimizi... :)

Koh Phi Phi, tropikal ada herkesin hayalidir değil mi? Fotolarina bakip hayal kurarız her seferinde. Biz fotoların içine girdik:) filmlerin çekildiği, evlenmek için seçilen hayallerdeki ıssız sahillerindeki denizlerinde balıklarla yüzdük yine, güneşin en güzel batımını seyredip, akşamları  tutistlerin bir kokteyl karşılığında thai boxing yapmalarını seyredip, sahilde ateşten çemberden binbir şekilde atlamalarını izledik..

Malezya bizi şaşırttı pek çok konuda:) Yemekleri ile dünyada önemli bir yer sahip diye iştahımızı kursağında bırakan ülke, aç kaldık az biraz. Fastfood az yeriz diye aramızda konuşurken, hamburger için yolları arşınladık... Gelişmişliği ve modern yaşamı ile bir kez daha şaşırırken, aynı ülkede bir Hint mahallesi bir Çin mahallesi gezerken aradan müslüman olan toplumun izleri karşımıza çıktı her seferinde. Alışveriş duygumuzun burada iyice açığa çıktığı, bavulda yer yok ama bu da güzelmiş alalım deyip bavul körüğünü tekrar açtığımız yer...

Bize artık evinize dönün diye mesaj atanlar var,  özlediklerinden ve sevdiklerinden eminiz. Fakat biz biraz daha Asya'da ve yollardayız:)) Uzaklara gelmişken gezebildiğimiz kadar gezip göreceğiz...

Darısı balınıza ;)

Sevgi ile kalın...

Keten Helvalar

10 Aralık 2013 Salı

VİETNAM SON BÖLÜM - SUYUN VE SUDA YAŞAMIN HER HALİ

MEKONG DELTASI... Vietnam'ın "nine dragon river delta"sı yani dokuz ejder nehir deltası... Ya da kısaca "Rice Bowl/Pirinç Çanağı "

Halen tarıma dayalı bir ekonomi olmaları ve pirinç üretiminin % 50'sinden fazlasını karşılaması ve diğer taraftan ülkenin en büyük balıkçılık alanı olması dolayısıyla ekonominin candamarı.

Yaklaşık 40.000 km2 lik büyüklükteki bir kara parçasında, yaşanan sel ve su baskını hayatın bir parçası olmuş adeta.  Doğayla ahenk içinde nasıl yaşanırım örneği olarak çok çarpıcı. Evlerin inşa şeklinden, ulaşım araçlarına ve yaşam şekline kadar herşey su ve suyun getirdikleriyle uyumlu burada.

Benim tabirimle : Ona rağmen değil onunla yaşamak...

  
Burada evinden, pazarından restoranına kadar herşey sayısız kanal ve nehir kolları üzerinde yüzüyor. Her ailenin mutlaka bir kayığı var, alışverişe, dost ziyaretine, işe herşeye ve heryere kayıklarla gidiliyor. Burada bizim gibiler için ilginç ve heyecan verici olan herşey onlar için bir o kadar doğal.
Küçük satıcı - öğlene kadar yani okula gitmeden önce annesine yardımcı oluyor
Teknesi ev olanlar dahi mevcut 
Balıkçı köylerinde yüzer balık çiftlikleri ekonomiye büyük katkı sağlıyor, Vietnam'ın ihtiyacını karşıladıkları gibi özellikle Hindistan başta olmak üzere ihracat yapılıyormuş. Ziyaret ettiğimiz bir balık çiftliğinden aldığımız bilgilere göre yılda iki defa döndürüyorlar dögüyü ve her defasında satınalarak çiftliğe yerleştirdikleri yaklaşık 120.000 bebek balığı dönem sonunda en az 60.000 adet olarak satıyorlar. Anlayacağınız yarısı telef oluyor.

Yüzen pazarlarda toptancılar var perakendeciler var alışveriş yapan aileler dahi görmek mümkün.


Sudan karaya çıkıldığında yapılan en önemli işlerden biri dua etmek. Burası devsasa 3 buda heykeliyle de bilinen ve mimarisiyle önemli bir tapınak : VINH TRANG PAGODA




Can Tho bridge, yapımı 2010 da tamamlanan ve Vietnam'ın en pahalı köprüsü olma özelliğini taşıyor. Köprüden önce feribot taşımacılığı ağırlıklıymış ve Vietnam için önemli yatırımlardan biri rehberimiz de sürekli bu bölgede yapılan köprülerden bahsediyor.



Sularla kaplı ve sel altında kalan bölgede ulaşım, insan hayatının ayrılmaz ve çok önemli bir parçası olsa gerek. Aklım yine analitik çalışıyor bir anlığına; lojistikçilerin incelemesi gerekli bir hayat şekli diye düşünüyorum ;)
Bizimle kanallarda, nehirde ve sular altındaki ormanlara gezinmek isteyenler için videolar en altta sonuna kadar inmeniz için ;)

http://youtu.be/0Pi2anNNzmg
http://youtu.be/rGOYKoFcYvY
http://youtu.be/_6FqqVMTNc4
http://youtu.be/-ZOksV1Rna8

29 Kasım 2013 Cuma

VİETNAM BÖLÜM 2 (HOIAN - NHA TRANG - SAIGON)




Hue'deki gezintimiz tamamlanınca rahat bir araba yolculuğuyla HOIAN'a geçtik. Eski şehir merkezindeki otelimize yerleştik. Asya yemekleriyle aramız iyi değil ya henüz, otelin nehre yakın bir restoranı varmış indirim kuponu da verdiler hemen akşam yemeğine oturduk. İlk iş karidesli ve sebzeli noodle yanında Hanoi birası ısmarlamak oldu. Efes'in yerini tutmaz ama olsun en azından soğuk . Cesaret edemediğimiz ve kaynağını bilemeyiz diyerek hiç et ve tavuk yemedik bugüne kadar. Sadece sebze ve deniz ürünleriyle besleniyoruz. Zaten buralarda pişirme usülleri de sağlıklı, yağ kullanmıyorlar kızartma hariç, herşey sebzeli ve sebzelerden hazırlanan soslarla tatlandırılıyor, tuz yok soya sosu var acı soslar var, tatlı ekşi soslar var, soğan suyu sebze suyu var vs vs. Tatlı yerine de hep meyve yiyoruz ;) Zımba gibi dönücez Türkiye'ye galiba...

Vietnam'da arka arkaya dizilmiş görülecek yerler listemiz ve ayarlanmış turları tamamlayabilmek için koşturuyoruz açıkçası. Bu kadar büyük görünmüyordu haritada bu ülke ;)

Yemek sonrası oldukça turistik bir hale gelmiş eski şehirde geziniyoruz, incik boncuk hediyelik eşya satanlarla pazarlık yapıyoruz. Bu yolculuğa çıkmadan bir süre önce başlamıştık karşılıklı terapiye: "çok fazla birşeyler satınalmayacağız ve hatta birbirimize de engel olacağız". Hem valizde yerimiz yok hem de yolumuz uzun ne de olsa. Ama tabii iki paket chopstick'ten ne zarar çıkar; hele ki pazarlık 220.000 VND ile başlayıp iki paket toplam 100.000 VDN'ye (yaklaşık 10 TL) kapanmışsa, koy sepete:)


  


  

  

Tapınaklarda yaklaşık 25 gün boyunca sönmeden yanan tütsüler tavana asılı

25 USD fiyattan başlıyor, önemli dilekler için.

17. Yy'da yapılan Fukien Assembly Hall


Ertesi sabah My Son Holy Land turumuz var, Cham'lerin inşa ettikleri tapınaklar bölgesine gidiyoruz.  Adını "My Son = güzel dağ" eteklerinde yeraldığı dağdan alıyor. Az uyku, çok yol, çok gezmek : Vietnam'daki durumumuz budur.  Acısını sonraki duraklarda çıkaracağız ümidiyle tam gaz devam ediyoruz. Bu turdaki rehberimiz tam bir artist. Vietnamlı ama amerikalı Jhonny gibi konuşmaya çalışmalar bir havalar bir aksanlar ki sormayın gitsin. Ekibin adını da "team tiger" koydu nereye gitsek arkamızdan bağırıyor "my team tiger, please follow me this way" :)))

  

"My son holy land" 4 ile 13. Yy arasında o tarihlerde burada yaşamış Champa Krallığı tarafından yapılan, toplamda 70 civarında Hindu tapınağın bulunduğu alanın adı. UNESCO Dünya Miras Listesinde yeralıyor. Dinlediklerimden aklımda kalanlar şöyle : 1800 lerde fransızlar ormanın içinde kaybolmuş bu yeri keşfediyorlar ve tapınakların tamamını ortaya çıkarıyorlar. Hatta dış yüzeylerdeki figürlerin kafa kısımlarını kesip Louvre'a götürüyorlar... Ne yazık ki savaş sırasında yoğun bombardıman nedeniyle tapınakların çoğu yerle bir oluyor ve yarım yamalak da olsa ayakta kalanların sayısı 20 lere kadar düşüyor. Şimdilerde İtalyan ve Japon destekli ancak çok yavaş ilerleyen bir restorasyon süreci devam ediyor. Yine aklımda kalanlardan önemli bir unsur da bu alanda yerleşim olmaması, yaklaşık 20-30 km uzaktaki yerleşim alanlarından buraya sadece dini ritüellerini yapmak amacıyla geliyormuş insanlar.

Gezini orta yerinde iki defa ağır sağanakla ıslanıyoruz, hava sıcak ya yanımızda ne şemsiye ne de yağmurluk almamıştık, çok ıslandık çooook. Buradaki iklime ve havanın ani değişimine alışmamız lazım artık. Evet hava sıcak ama adı üstünde "wet season" yani ıslak sezon;) Öğleden sonra Hoian'da eski şehrin önemli bir iki tapınağını, Japon Köprüsü'nü gezerken hemen her turistin üzerinde gördüğümüz tek kullanımlık uzun yağmurluklardan ediniyoruz, hani bizim konserlerde stadyumlarda satılanlara benzer. Eh epey iş görüyor öyle tek seferde da parçalanmadı, hala kullanılabilir durumda bugün. Buradaki sağanaklarda yanımızda getirdiğimiz kısa yağmurluklar iş görmüyor açıkçası. Eski işyerimden Hindistan'daki arkadaşlarımın kulaklarını çınlatıyorum hemen. Derlerdi bana "Ebru sen hiç muson gördün mü, adımını dışarıya atamıyorsun ki iş yapalım, biraz daha sabır" diyorlardı. Şimdi onları daha iyi anlayabiliyorum ...


Yine şanslıyız yerel dans ve şarkıların gösterimini yakaladık kısa Hoian günümüzde. Kültür farklılıklarını bu gösterilerde hissetmek mümkün, Japonya'da ağırbaşlı vakur ve saygılı insanların dansları ve müzikleri de bu özelliklerini yansıtıyordu. Şimdi buradaki gösteriler ise Vietnam'ın yaşam savaşını anlatıyor sanki, biraz hüzünlü, biraz umut vaat edici ama eninde sonunda kendi çapında enerjik...

http://youtu.be/AJoc7wp-FZU
http://youtu.be/lpMiRnLyrDo
http://youtu.be/XMp00JZfVJY

Hoian bizim için kısa bir durak oldu. Vietnam'ı kuzeyden güneye katetmeye devam. Bir sonraki durağımız NHA TRANG sahil şehri. Burası Asya'nın Nice'i diyebilmek isterdim ama o kadar yağmurlu ve deniz o kadar dalgalı ki kıyaslamak örnek vermek yanlış olabilir. Öncelikle beni şaşırtan şey şu oldu bütün menüler, mağazaların tabelaları veya açıklamaları Rusça. Son dönemde Rus turistlerin uğrak yeri olmuş. Bizimle bile Rusça konuşmaya çalışmaları ilginçti doğrusu, hani boya posa baksa, ten saç rengine baksa anlayacak olmadığımızı ama standarda bağlamışlar anlaşılan. Neyse Vietnam'daki kısıtlı günlerimizi planlarken Nha Trang'da iki gece kalıp dinleniriz demiştik. Aynen planladığımızı yaptık, hem dinlendik hem de bir önceki yazımızda detayları verdiğimiz gece hayatını test ettik.

  
Geldik seyahatimizin 25. Gününe: 22 Kasım. Hava şartları nedeniyle rötarlı bir uçuş sonrası SAIGON'a, yeni adıyla HO CHI MINH CITY'ye inip otele yerleştik. Gece pazarını gezme amacımıza bu gece ulaşamayacağımız yemek sonrası kapanan göz kapaklarından belli oldu. Nedense yağmur ve kapalı hava enerjimizi de alıp götürüyor. Ertesi gün istimaket Cao Doi Temple ve Cu Chi tünelleri.

Havalimanında beklerken, buralarda çok karşılaştığımız timsah ve yılanderisi ürünlerim en vahşilerini görmek de nasip oldu ne yazık ki... Vahşetin kanıtları çantaların üzerinde duruyor: Zavallı hayvanların kafalarını ve ayaklarını kanıtmışcasına yerleştirmişler ürünlere :((( Satınalan birilerini görseydim herhalde itiraz edip alma diye çıkışacaktım, neyse ki müşteri yok. Aklıma Türkiye'deki sosyetik hayvansever Panter Emel geliyor, gülümsüyorum ...

  


Tay Ninh'te yeralan Cao Dai tapınağını ziyarete giderken öğrendik ki bu din henüz 1920 yılında, birçok dinin karışımı olarak (Budizm, Taoizm, Konfiçyunizm, Hristiyanlık ve İslam) başlatılmış. Özellikle bu bölgede yaşayanların çoğunluğunun takip ettiği bir dinmiş . Yine Vietnamlıların ne kadar özgür ve açık fikirli olduklarına dair bir örnek duyuyoruz rehberimizden. Vietnam'da çocuklar istedikleri dini seçmekte serbestmişler. 10 yaşına geldiğinde çocuğa soruyorlar ailemizin dinini mi seçersin yoksa başka bir din mi diye. İlginç değil mi komünist ama bireyleri oldukça özgür bir ülke burası. Yine sorarak edindiğimiz ilginç bir bilgi daha size: gençler evlenecekleri kişiyi kendileri seçiyorlarmış, öyle görücü usulü veya ailelerin eş seçme işi burda eskilerde kalmış. Zaten hep gördük kızlı erkekli geziyorlar, kimsenin karıştığı ettiği yok;) Neyse konuyu dağıtmadan devam :Detaylarını internetten bulabileceğiniz bu dinin merkezi olan rengarenk tapınağı ve her öğlen yapılan toplu ibadetlerini izlemek keyifliydi.

Her öğlen yapılan toplu ibadet :

http://youtu.be/WMiaWJV1SpY


İbadet sonrası eve dönüş yine motorla ;)

Ardından günün beklenen anına yaklaşıyoruz. Cu Chi tünellerine doğru yolalırken Vietnam gerillaları ve amerikan askerlerini nasıl altettiklerine dair hikayeleri dinliyoruz. Cu Chi, Amerikalılara karşı Viet Cong tarafından 1968'de başlatılan savaşın merkez üssü. Ülkede yaygın tüneller zincirinin en önemlilerinden biri hem askeri üs hem de saklanma yaşam yeri olarak kullanılmış. Gerillaların çok zekice yaptıkları işler sayedinde savaşı nasıl kazandıklarını görmek etkileyici bir deneyim oldu. Çok yakın bir tarihte burada kimbilir kaç kişi öldü, kaç kişi yaralandı. Düşüncesi bile tüylerimizi diken diken ediyor ve biz tam o savaşa alanının ortasında, ormanda bir yerlerdeyiz... Çok üzücü ve aynı zamanda tuhaf bir his yaşadığımız...



Kurulan bubi tuzaklarından veya yere açılmış çukurlara hazırlanan kapanlardan kaçış şansı yokmuş açıkçası. Bulunmamak ve yaşamaya devam edebilmek için her türlü akıllı yöntemi kullanmışlar. Örneğin Amerikan askerlerinin kullandıkları sabunlarla yıkanmışlar ki havalandırma bacalarından köpeklerle yapılan aramalarda farklı koku algılanmasın. Ya da eski araba lastiklerinden yaptıkları sandallarını ters yönde taban takarak kullanmışlar ki ayakizleri ters/yanlış yöne gidilmiş hissi uyandırsın ve düşmanı tuzaklara yönlendirsin.

    

  

Kapak kapandığında farkedilme olasılığı ...


Tünelleri inşa ederken çıkardıkları toprakları bomba çukurlarına doldurmuşlar farkedilmesin diye. Atılmış ancak patlamamamış bomba fünyeleri tuzaklarda kullanmış ve Amerikalıları kendi silahlarıyla vurmuşlar. Fünye artıklarını eritip kendi silahlarını yapmışlar gibi gibi. Teknoloji ve silah, zekaya ve özgürlük azmine yenik düşmüş. Hislerimizi pozitife çevirmeye yetiyor bunları dinlemek ve hissetmek.

  

 

Cu Chi tünellerinden dönüşte Saigon'da son gecemiz, şehri çok gezemedik vaktimiz kalmadığı için ama night market/gece pazarının altını üstüne getirdik. Sokak yemekleri, sokak barı ve hatta gezici itunes store aklımda kalan ilginçliklerden ;)

Gece pazarında pazarlık durumları :)))

  


Vietnameese Itunes store ;)

Sokak köftecisi yerine "sokak bar"ı ;)


Saigon da tam bir scooter şehri, 9 milyonluk nüfusa 5 milyon scooter. Hanoi'ye göre arabalar daha fazla sayıda ve lüks görünüyor, Toyota özellikle jip pazarını kapmış görünüyor buralarda. Canlı ve diğerlerine göre daha zengin ve renkli bir şehir. Hatta ana kavşaklardan biri bize Japonya'yı bile hatırlattı;)





Bir sonraki yazıda : Mekong Deltası : Suyun ve suda yaşamın her hali...